Midilli' 15 23 - 26. nisan - zıpzıpgıller, pıllıgıller ve bız

22 Nisan 2015 / Çarşamba

Bu tatilde Zıpzıp Denizgiller ve Pilli Ünsalgiller birlikte olacağız, bu tatilin sürpriz konuğu ise yavrumuz Can. Son 15 yıldır ilk kez bu yıl sezon açılışımızı Kum Otelde yapamıyoruz. Çünkü Çanakkale de Kum Otel ve hatta çevredeki tüm oteller 100.Yıl kutlamaları nedeniyle dolu.

Durum böyle olunca beyler Asos mu olsa, Küçükkuyu mu olsa, Bozcaada mı derken Özhan'ın ortaya attığı Midilli fikri ve yakalayabildiği uygun otel fiyatı hepimize cazip geliyor ve Midilli'ye gitmeye karar veriliyor. Yaşasııın..

Sevinçliyiz ve heyecanlıyız, üstelik de kardayız. Çünkü otelimiz Türkiye deki herhangi bir dağ başındaki otelden daha ucuz. Otelimizin adı Akrogiali ve Plomari de. Daha önce 2006 yılında kaldığımız Pebble Beach Otelimizin biraz ilerisinde.

Beylerin kendini bilmezce 22 sinde gece vakti iki araba yola çıkalım, sabah ferryboatına Ayvalık a yetişelim fikrini kızlar el birliği ile çürüterek ve dayanışma içerisinde otobüsle gidiş dönüş yapmaya karar veriyoruz. Uçak saatleri maalesef uygun olmuyor. Ayın 22 sinde gece saat 22.00 de Samandıra denen (hiçbirimizin bilmediği) bir yerden Metro otobüsüne bineceğiz ve sabah 09.00 daki Ayvalık-Midilli ferryboatu ile Midilli'ye geçeceğiz. Kiraladığımız iki araba bizi limanda bekleyecek. Plan tamam, bavullar ve hatta zıpkınlar hazır! Kocalarımız da emniyette. Biz kızlar da huzur içindeyiz, planımız işe yaradı diye.

23 Nisan 2015 / Perşembe

Saat 21.15 de zıpzıpgiller ve pilligillerle bizim evin önünde korsan taksimizde buluşuyoruz, öpüşüp, sarmaşıp yerleşiyoruz. Samandıraya doğru yola koyuluyoruz. Elimizde telefonlarla gps ile yolu bulmaya çalışıp şaşkın şöfore bilmediğimiz yolları tarif ederken şöfor sapağı kaçırıp E5'in ortasında durup geri geri gelince biz de gerim gerim geriliyoruz. Sonunda geldiğimiz otogar bizi şoka sokuyor kalabalığı ve insan çeşitliliği ile. Bir köşeye büzülerek çay içerek ısınarak otobüsümüzü bekliyoruz. Ve aracımız gelir gelmez de hızla yerleşiyoruz. Özhan ipad, kulaklık, film ayarlaması yapmaya çalışıyor, pilli Ünsal sıtma görmemiş sesi ile gürültü yapıyor, bizi habire güldürüyor. Yağmurlu ve çok trafikli yolun sonunda arabalı vapura biniyoruz ve ben önde Deniz de zıplayarak peşimde hızla tuvalete koşuyoruz. Ben, bizi bekleyen Özhan'ın yanına mutlu dönerken Deniz zıplamayarak, sürünerek ve mutsuz geliyor. Kendinden önce tuvaleti kapan adam zıplayarak koşan Deniz kendisini işerken görmesin diye kapıyı çarpıp kapamış, Deniz'in parmağı kapıya sıkışmış. İlk tepki olarak gülüyoruz, 'Özhan -"ne adamsın abi?" diyor. Biz üçümüz üst kata çıkıyoruz, Özhan kahve alacak, Deniz'in parmağı bu arada hızla mora dönmeye başlayınca buz yerine bulabildiğimiz en soğuk cola şişesi ile acısını almaya çalışarak . -"Nilgün'e söyleme, üzülür" diye tembih etsem de otobüse döner dönmez çok iyi bir şey başarmış gibi mor parmağını karısının gözüne sokunca aferim almıyor tabiiki. Yolculuğumuz, Ünsal'ın uykusu gelip sesi kesilip Mehtap da huzura erince, Nilgün kocasının mor parmağına şefkat göstermekten, buz aramaktan, "Özhan abi ne olucak bu çocuğun parmağı" "buz yok mu yahu" "ahhh Denizcimmmhhhh" demekten yorulunca, Özhan film seyretme komasına girince uyukluyoruz.

Saat 03.00'de susurluk da çay ve ihtiyaç molası veriyoruz. Bu molada sakince parmak morartmadan tuvalete gidip çay içiyoruz. Tekrar otobüse binerek uyukluyoruz. Ve sabahın köründe saat 06.00'da Ayvalık otogarına varıyoruz. Tüm Ayvalık uykuda! Servis ile Ayvalık merkeze geliyoruz ki merkez de bomboş, biz de servisden inmeden ferryboata bineceğimiz gümrük tarafına tekrar devam ediyoruz. Geliyoruz ... Burada da heryer bomboş. Ferryboat'u kaçırır mıyız diye korkarken 3 saat erkenciyiz. O sırada cafeyi açmaya personel gelince kendimizi acındırarak cafeye dalıyoruz. İnsanlar sabah temizliklerini yapıp çay koyarken biz yayılmaya, rahatlamaya başlıyoruz. Cafede kahve, çay ve kahvaltı yaparken aynı anda da giriş, pasaport kontrolü için birinci sırayı da kaparak saat 08.30'da gümrük alanına karnımız tok, sırtımız pek, zıpkınlar da kontrolden geçmiş olarak giriyoruz.

Ferryboat'umuz 09.10 da gecikmeden hareket ediyor. Etrafa bakarak, bol resim çekerek 10.10 da biraz yorgun ama neşeyle Midilli'ye hoş geliyoruz. Pasaport kontrolünden de hızla geçerek limanın tam karşısında yer alan Rent a car'cımıza ulaşarak iki aracımızı teslim alıyoruz.

Arabaların kontrolü yapılıyor, zıpzıpgiller ve pilligiller bir arabaya yerleşiyorlar, bavullar zıpkınlar bizim arabada arka koltuğa yayılıyor ve biz önde (rehberlik edeceğiz ya) ekip arkada yola koyuluyoruz. Ne oluyor bilin bakalım, biz kayboluyoruz, bizi güya takip edecek arkadaşlarımız (onlar da maşallah 4 kişi 16 göz bizi süper takip ediyorlarmış) Plomari oku görerek doğru yola giriyorlar.

Ağlacak halimize gülüyorum ancak !

Şen bir teyze bizim arabaya atlayıp, arkadan Özhan'ın sırtına pat pat vura vura ( başına vura vura) anayola getirip iniyor arabadan. Bu esnada Can ve yeni arabasını Manisa'ya anneannesine göstermeye giden Gülce de yoldalar. Can bu akşamüstü 17.00 ferryboat'u ile Ayvalık dan Midiili'ye geçecek. Nilgün'e telefonla Plomari'ye varmadan Agios Isodoros tabelasını görünce deniz tarafında otelimizi göreceklerini anlatıyorum, biz de arkadan geliyoruz diye rahatlatıyorum. Bizi durup beklemelerine gerek yok, hatırladığım kadarıyla da yollar dar, beklenecek yer yok.

Şu deniz bakar mısınız?

Akrogiali otelimizin önünde peşpeşe buluşuyoruz. Odalarımız üst katta, temiz pak odalar ama çok soğuk. 2015 in ilk müşterileriyiz çünkü. Klima ile ısınmayı umuyoruz. Bavulları odalara koyar koymaz heyecanla Plomari'ye iniyoruz ve güzel bir öğlen yemeği yiyoruz, ilk uzomuzu içiyoruz. Menüde trekafteri, caciki, feta saganki, grek salad başta olmak üzere yemeğe başlıyoruz. Deniz böcükleri biz geldik, herşeyi yiyeceğiz. Yemekten sonra da Plomari'nin ara sokaklarında yürüyüş yapıyoruz. Dükkanlar kapalı ama Barbayani'nin vitrinine yapışıyor beyler.

Özhan bizi arabalara bindirerek megalochoriye keşif turu yaptırıyor. Megalochori Plomire'den 16 km yukarıda bir dağ köyü. Biz karavanla bu virajlı yoldan ilk kez Plomari'ye inmiştik, ve Plomari'nin dar sokaklarından sürünerek meydana vardığımızda ter içinde kalmıştık diye gülüyoruz anılarımızı hatırlayıp. Bu kez pilli Ünsal bizim arabada. Megalochori de manzara resimleri çekip, yürüyüş yapıyoruz. Kahve içecek yer arasak da hayalimize uyan bir yer bulamayarak Plomari'ye geri inmeye karar veriyoruz. Ortalıkta sadece cırlak sesle oynayan köyün çocukları var. Dönüş yolu boyunca pilli Ünsal bulduğu bir Türk radyo kanalından tiksinç bir şarkı söyleye söyleye, böğüre böğüre pilimizi, enerjimizi tüketiyor.

Can Gülce'yi Manisa'ya bırakmış, artık otobüste, Ayvalık yolunda, "beni aramazsan uyuyacağım anneciğim, bütün gün araba kullandım, yorgunum" diyor, kibarca. Plomari de deniz kenarında güzel, güneşli, ilk geldiğimizde yemek yediğimiz yerde kahve ve çay içiyoruz.

Saat 17.30 gibi otelimize dönerek akşam yemeğine kadar biraz dinlenmeye çekiliyoruz. Müjdeler olsun ki klimalar odaları ısıtamamış, odalar buz gibi soğuk, çarşaflar, battaniyeler nemden ıslak gibi. Odalara tamirci geliyor, ilave ısıtıcılar geliyor. Tüm odalardan huzursuz kız sesi çıkıyor, pili biten Ünsal soğuk demeden uykuda kendini şarj ediyor, zıpzıp Deniz mor parmağı havada kapşonlu poları ile büzülmüş, Özhan ise yatağın altına üstüne battaniye sererek horlamaya geçmişken Can "ferryboat'a bindim, babam beni alacak değil mi?" diyor. "Şimdi de baban uyuyor, zaten yol bir saatten fazla, sen taksiye bin, yazık babana" diyorum. Taksi parasını baban verecek deyince asabiyet yapmıyor neyseki.

Tam ben de huzur bulup uyuyacakken Can mesaj atıyor, "bizim ferry'nin bir motoru bozuldu, kaldık yolda, egenin ortasındayım şu an" diye whatsup'dan konum atınca meraklanıyoruz çok. Sonunda 17.45'de (kendisi akıllı çocuk, hızlı ferry ile geliyor) Midilli'ye varıp taksiye biniyor. Konuşma hevesinde olan ama İngilizce bilmeyen ancak karısı İngilizce bilen taksi şöförü telefonla naklen karısına bağlanarak onun tercümanlığı ile Can ile sohbet ede ede getiriyor oğlumuzu.

Can saat 21.00 de geliyor ve ilk lafı "açım" oluyor. Çocuk (bizim küçük çocuk) açım der demez horlayan pilibitikler hariç Deniz ve Nilgün le birlikte Özhan'ın aklına uyarak gecenin karanlığında ve ayazında Agios Isodoros'a doğru yürüyoruz. Allahtan kurtlar, köpekler kapmıyor paçamızdan.

Sunset Restauranta yerleşip, sıcak şöminenin köşesinde uzolar, salatalar, deniz böcükleri, değişik bir mücver gibi şahane yemekler yiyoruz. Çocukluğundan beri her yolculukta arabanın arka koltuğunda, karavanda yatakta yatarak yolculuk eden oğlumuzun yatarak yol alma dönemi bitmiş diye gülüyoruz.

Kendisi de kalbinin pek kırık olduğunu, onca saat Gülcesi ve yeni arabasını kullandıktan sonra Gülce bizimkini Manisa'ya varır varmaz terminalde bırakıp "burdan İzmir'e ordan da Ayvalık otobüsüne binersin" demiş. "Zaten mal gibi Manisa da kaldım, bir de ferryboattan arıyorum ki annem baban alamaz bin taksiye dedi bana, orda da öyle mal gibi kaldım. Beni kimse sevmiyor zaten" dedikçe daha çok gülüyoruz kendisine. Yemeğimizi bitirip uzonun ateşiyle dönüş yolunu kahramanca yürüyerek, soğuk odamıza geliyor ve hızla uyuyoruz. Can'ın hızı ise inanılmaz, Gülecesiyle mesajlaşırken ağzı açık mal gibi uyuyor, önce resmini çekip, sonra telefonu elinden alıyoruz.

Uyuyan güzel
24 Nisan 2015 Cuma
Neşeli kızlar !

Sabah saat 09.00 da zımba gibi uyanıp kendimizi soğuk odadan dışarı atıyoruz. Yaşasın ki güneş var. Herkes kat kat uyuduğunu, sabah duş yapamadığını anlatıyor. Kahvaltımız alt katta hazırlanırken biz kızlar da inip ev sahibimize yardım ediyoruz. Güzelce doyuyor, üstüne denize nazır kahvelerimizi de içiyoruz.

Annesinin kuzusu!

Saat 11.00 de beylere dalma hevesi geliyor, karınları doyup, güneşi görünce sevinçle hazırlanmaya başlıyorlar. Pilli Ünsal ise nezaret edecek Özhan ve Deniz doğru dürüst dalacaklar mı diye. Özhan'ın zıpkının lehimi kopunca yıkılıyor, Ünsal pilini tüketene kadar tamirata yardımcı olup, kocamı paralayarak, şefkatle giyinmesine yardım oluyor.

Yardımsever, arkadaş sever Ünsal..

Giyinme esnasında kocam çok hırpalanıyor...

N'aaptıkları belli olmayan zıpzıpgiller

Deniz soğuk olunca bizimkilerin dalışı kısa sürüyor, üşüyerek denizden çıkan Özhan'ın adı "titryen göt" oluyor. Ayrıca inşaat eldivenli Ünsal da sahilde "köyün delisi" lakabına hak kazanıyor.

Dalııın leeeen, benim yerime de dalınn...

Tüm dalma, ısınma, duş, giyinme faslından sonra 13.15 de arkadaşlarımıza yeni yerler göstermek ve sevdiğimiz adada en sevdiğimiz yerleri göstermek, yemek, içmek üzere harekete geçiyoruz. Kızlar bizim arabada, Özhan şöforümüz. Biz mutluyuz ama Özhan pek şikayetçi. Telefonla testesteron dolu arabaya telefon edip -" yahu kafam şişti, yemek tarifleri, dedikodular, sıcak basması vır vır hiç susmuyorlar. Klimayı da köküne kadar açtırdılar, sıcaklıyorlarmış. Dondum ben, üşüyorum, zatürre olacağım, alın şunları, Şebo dahil, bu arabadan" dese de arka arabadakiler hiç oralı olmuyorlar, -"yürü git" diyorlar sadece.

Şöfor mutsuz diye resme almadık kendisini
İlk durağımız güzel denizi olan Petra
Petra'nın güzel, sakin sahili

Petra da kahve molası verip burada yaz tatili yapsak ne güzel olur diye hayal kuruyoruz. Kahveler, çaylar açlığımızı arttırınca da hızla Molyvos' a doğru yola koyuluyoruz. Arabalarımızı park eder etmez manzara resimleri çekiyoruz.

Güzel kadın ve güzel oğlum Molyvos manzarası eşilğinde

Tekrar arabalarla limana iniyoruz, kısa bir tur attıktan ve arkadaşlarımıza etrafı gösterdikten sonra tekrar yukarıda yokuşta arabalarımızı park ediyoruz. Dalıyoruz ara sokaklara.

Zıpzıpgiller, pilligiller ve biz ! Oğlum yoook..
Mehtap manzarayı pek beğendi, sokaklarda oynuyor sevincinden...

Amacımız meşhur bizim Can'la gittiğimizde yemek yediğimiz ve pilligillerin kızı (hepimizin kırmızı saçlısı) Ecü'nün de daha önce yemek yediği Betty's de yemeğimizi yemek. Ama kapı duvar Betty, kocası ve oğlu siestadalar. Biz de manzaraya hakim O Gatos Restauranta yerleşiyoruz, masayı evirip çevirerek herkesin manzarayı maksimum derecede görmesini sağlayarak masayı donatıyoruz. Çok mutluyuz, çoook. Çok yiyerek ve dönüşte yaklaşık iki saat yolumuz olduğu için beylere mümkün olduğunca az içirerek biraz Molyvos sokaklarında yürüyoruz. Nilgün ayağını burkuyor, biraz dinleniyor. Dondurma alarak karısına moral veriyor Deniz zıplayarak.

Yola koyuluyoruz, biz kızlar yine Özhan'ın şikayetlerine rağmen bizim arabada toplanıyoruz, arka arabadakiler ise bira içerek, gülerek yola koyuluyoruz. Biz halimizden memnunuz da Özhan hala mutsuz. -"keşke daha fazla içseydim" diye söyleniyor. Kalloni yakınlarında ise arabada bir tuhaflık fark ederek kenara çekiyoruz ki bizim arabanın tekeri patlamış.-" lastik bile dayanamadı bunların çenesine, siz benim halimi düşünsenize" diyerek gülüşuyorlar ve şansımıza biraz ileride bir tamirhane çıkıyor,

Tamircide kontrol anı

Bu tamirhane meğer ki bizim rent a carcının yeriymiş. 15.40'da lastiğimiz yenilenmiş olarak tekrar yola koyuluyoruz. Problemsiz bir şekilde otelimize varıp manzaraya karşı keyif kahvelerimizi de içiyoruz, biraz odalarda dinleniyoruz. Odalarımız artık ısınmış, kahramanca duş alarak temiz pak hale geliyoruz

Saat 21.00 de dün yemeklerini çok beğendiğimiz pilibiten Ünsal'ların göremediği Sunset Restaurant'a geliyoruz. Şahane yemekler yiyoruz. Çok yedik ama memnunuz. Saat 24.00 de Cinderalla misali odalarımıza döner dönmez uyuyoruz.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Saat 09.00 da yeni güne doğum günü çocuğu güzel kocamı öperek kutlayarak, kutsayarak başlıyoruz. Bet seslerle iyikiiii doğduuun diye şarkılar çığırıyoruz. Can tam uyanamadığı için yattığı yataktan, yatay vaziyette en bet sesi çıkaran kişi oluyor. Saat 11.00 e kadar uzun uzun kahvaltı yapıyoruz. Can baykınlar filan da istiyor ev sahibimizden, yumurtalar, ev yapımı reçeller, herşey şahane.

Bugün de amacımız çılgınca gezmek. Yine Ecü'nün yemek yememizi önerdiği yere gidip çocuğun sözünü dinleyerek bari kahve içelim diyerek yola koyuluyoruz. Özhan-"herkes kendi arabasına, yine lastiğimi patlatırsınız" deyine biz ailecek biniyoruz arabaya, Can beni arkaya itekliyor. Kendi büyüdü ya.

13.20 de Afolonas ' a varıyoruz. Küçücük bir köy, park edip köyün kıraathanesinde birer kahve içiyoruz. Dün gece canlı müzik varmış gerçekten de. Ama bu saatte köyün kırathanesi rolünde. Ecü'nün Londra'dan arkadaşından selam iletiyoruz kahvenin sahibi yaşlı amcaya. Memnun oluyor, Özhan Ecü'nün resmini de göstermek istiyor amca daha memnun olsun diye ama Ünsal pilinin tüm gücü ile -" lan hocam, laaannnn" diyor koca sesiyle. Tanımasan korkarsın bu sesden de tanıyınca korkmuyoruz biz ama köy ahalisi biraz tırsıyor, köyün meydanında lannnh diye bağıran adamdan!

Buradan sonra hedefimiz Mandamados Tachsiaris Kilisesine doğru gitmek. Hava bulutlu, her an yağabilecek bir duruşu var.

Yolda atlılar var, kaçın...
Nasıl sollayacağız, arada yürüyen teyzeler de var.

Bugün panayır varmış kilisenin bulunduğu yerde, ve tüm kadınlar kilisede dua etmek için yürüyerek giderlermiş. Bunu sabah oteldeki ev sahibimiz söylemişti ama yola koyulur koyulmaz, genç, yaşlı, çoluk çocukla yürüyen insanlar görüyoruz. Derken bir de Mistegna'ya doğru atlılar başlıyor.

Saat 13.00 de Tachsiaris kilisenine varıyoruz ki ana baba günü. Kiliseye giremiyoruz, korkunç bir sıra var. Biz de panayırı geziyoruz. Lokma alıyoruz, Özhan ve Nilgün 12 çorap 5€ kampanyasından çoraplar alıyorlar ve korkunç bir yağmur başlıyor. Koşarak arabalarımıza biniyoruz. Sıçan kıvamındayız.

Hiç zaman kaybetmeden bizim en sevdiğimiz küçük bir balıkçı köyü olan Skala Sikamina'ya doğru yola koyuluyoruz. O kadar konuşup gülüyoruz ki ilk defa virajlar bile bana batmıyor, arabaları park edip önce sahilde yürüyoruz. Biz habire karavanı tam şurada park ettik, şu pansiyonda kaldık, şurada papağanlı cafede oturduk, burda yemek yedik derken bütün köy bitiyor. Bizimkiler sahilde bir mülteci kimliği buluyorlar. Üzülüyoruz çok, acaba adam kurtuldu da mı kimliğini attı, yoksa denizlerde öldü kaldı da mı kimliği sahile vurdu diye.

Bu manzara şahane

Sahildeki Amonoessa Restauranta kuruluyoruz, hafif yağmur var, manzara biraz puslu ama herkes burayı bizim sevdiğimiz kadar sevince memnun oluyoruz.

Bu kızlar ne meraklı yahu

Buranın meşhur istakozlu makarnasından yiyeceğiz. Beyler havuzda ciyk ciyk diye bağıran istakozların en büyüğünü seçmeye çalışıyorlar.

Mutluyuz....

Zavallı istakoz diye üzülsek de masamıza gelince son zerresine kadar yiyoruz. Çoğunluk uzo içerken biz ise Can 'la roze şarap içiyoruz. Gülce'ye Can istakoz yerken resimlerini atıyorum. Gülce de yeni arabasıyla İzmir de anneannesini dolaştırdığını, anneannesinin de hala gezmekten bıkmadığını anlatıyor. Kırıtarak sahilde hülyalı bakışla yürüyen yaşlı kırık adamı seyredip çok gülüyoruz. Grup fotoğrafına adamın da resmini zorlukla yakalıyorum.

İşte yemek!

Saat 17.30 da dönüş yolculuğumuza başlıyoruz. Ama herkesin aklı hala Molyvos da kaldığı için bu defa Molyvos'un limanına gidiyoruz. Deniz kenarında bir pastahanede dondurma, kahve, pastalar yiyoruz. Manzara resimleri çekiyoruz. Can Gülcesine bir fular alıyor hediye olarak.

İçimizden burada biraz daha kalmak geçse de yolumuz uzun olduğu için bir an önce, kör karanlık çökmeden Plomari'ye doğru yola koyuluyoruz, yollar dar ve ışıksız çünkü.

Adanın batı tarafında yer alan lezbiyenlerin en çok olduğu Erososs, Sigri, Skala erossou tarafına zamanımız yetmedi. Kalloni'de duramadık, Vatera'ya da gidemedik.

Saat 21.00 civarında otele varıyoruz. Herkes çok tok olunca yapacak aktivite bulamıyoruz. Can biz kızları Plomari'ye götürmeyi teklif ediyor, Özhan odaya uyumaya çıkıyor. Ekibin geri kalanı da alt katta tv seyrederek çay, kahve içerek sohbete dalıyorlar. Otomatik araba kullanmaya alışkın olan Can -" annecim, ben arabanın huyunu anlayana kadar biraz hoplayabiliriz korkma" diyor ama oğlum debriyajın kavramasını virajlı yolda kavramaya çalışırken korkuyorum ve zavallıyı Plomari'nin meydanına dümdüz gidecekken sağdan diye bağırarak yanlış yola saptırıyorum. Daracık yoldan meydana sürünerek çıkıyoruz.-"annne yahu, babamın kabahati yokmuş, bunca yıldır adamı yanlış yerlere sen sokmuşsun meğer. Zavallı adam. " diyor, meydana park edip köşedeki cafe-bara oturuyoruz. Ben kahve istiyorum, Can ne istese beğenirsiniz? Bir koca hamburger.

Ana-oğul yiyip içerek sohbet ediyoruz, müessesenin sahibi amca da bir ara yanımıza gelerek nerden geldik, nerde kalıyoruz diye sohbete başlıyor. Her gün 100-200 mülteci Midilli adasının bir köşesine sersefil geliyormuş. Biz de kimlik bulduğumuzu söylüyoruz sahilde, adaya ayak basınca kimliklerini atıyorlar genellikle diyor. Artık bilemiyorum ama kurutlmuştur inşallah. Yağmur artmaya başlayınca iki saat kadar sonra biz de otelimize dönüyoruz. Bir süre de herkesle oturduktan sonra da topluca odalarımıza dağılıyoruz.

26 Nisan 2015 Pazar
Kahvaltı pozu

Kalimeraaaaa.... 8.00 de uyanıp duş, kahve, bavul toplama işlerimizi yaparak kahve istiyoruz. Ev sahibimiz kahvelerimizi ve yanında koca bir tabak tazecik kurabiyelerle getiriyor. Hem toplanma işlerimizi yapıyor hem atıştırıyoruz kurabiyelerimizi, kahvelerimizi keyifle. Midilli de arabalarımızı öğlene kadar teslim edip kahvaltı yapıp gezeceğiz sokaklarda.

Napıyorsunuz yahu, etrafınıza baksanıza...

Saat 9.20 de artık ısınmış odalarımıza, güler yüzlü ev sahibimize köyümüze veda ediyoruz.

Burda ne balık vardır diyen dalgıçlar..

Saatt 10.50'de henüz arabaları iade etmeden önce kalenin tepesine çıkarak manzara seyrediyoruz. Özhan arabaları vermeden kalenin bedenlerini de arkadaşlarına illahi de göstermek istiyor çünkü. Beyler ahhh ah burda ne lüfer olur, ne bilmem ne olur diye uçurumların tepesinden denizi seyrediyorlar. Pilli Ünsal avaz avaz dembaba dembaba şarkısı söylüyor. Dalıştan dönenlerin başına yapışıp ne vurudun, ne gördün, çupra var mı, levreki var mı diye sorup duruyorlar.

Discover Rent a Car'cı da Özhan para öyle verilir, böyle verilir diye çemkirirken...

Sonunda açız, tuvalete gitmemiz lazım diye isyan edince topluva arabalarımıza binerek saat 11.10 da arabalarımızı Discover Car Rental'ın önünde park edip, bavullarımızı da burada bırakıyoruz. Ödeme esnasında Özhan şirkete ödeme yaparken Deniz kendisine para uzatınca söyleniyor da söyleniyor. Kendisi elin adamıyla hesaplaşsın sonra kendi aralarında hallederlermiş. Ne acelesi varmış, para öyle verilir miymiş, kim kimden kaçacakmış, vır vır...dır dır.....

Midilli sahilinde yürümeye başlıyoruz. Özhan ve Deniz hala aralarında münazara yaşamaya devam edince "ayyy yeter be" diye bağırıyoruz, susuyorlar. Bir de kadın milletine çenesi düşük derler.

Kahvaltı faslındayız

Kitchen19 da çay, börek ve tostlu kahvaltımıza saat 12.30'da ancak kavuşuyoruz. Biraz resim çekip, karnımızı doyurur doyurmaz ara sokaklara dalıyoruz ki dükkanlar kapalı. Tembel adamlar, Türkler ceplerinde €'ları ile dolanıp duruyor, açsanıza dükkanları.

Midilli sahilnden panoromik görüntü

Kahvaltıdan sonra ikiye, üçe bölünerek dolaşmaya başlıyoruz. Biz Özhan'la limanın en son ucuna kadar yürüyoruz. Sakin bu taraf, ben frappe içiyorum, Özhan ise bira. Herkesi arayarak -"bu taraf daha sakin, yol uzun gelmezse buraya yürüyün, burda yemek yiyelim" diyoruz. 20 dakika sonra da buluşarak bir restauranta yerleşiyoruz.

Saat 15.00 de yemek için restauranta yerleşiyoruz, menü gelmiyor, menü geliyor, garson gelmiyor. Biri koyveri (çatal, bıçak, ekmek) koyverdi gitti diye söylenirken yemeklerimiz de geliyor. Özelliksiz son yemeğimizi yiyoruz. Kahvemizi ferryboat beklerken veya ferryboatta içmeye karar vererek liman boyu gerisin geri yürüyoruz. Bavullarımızı alıp gümrük alanında sıraya giriyoruz. Fazla beklemeden de içeri girer girmez hızla freeshop alışverişimizi yapıyoruz.

Can gidiyor...

Can yine hızlı ferryboatta, Gülce onu Ayvalık dan alacak, Bursa 'da Gülcekızı bırakıp kendisi İstanbul'a arabayla devam edecek. Can'a küçük çantamı son anda kakalıyorum diye biraz kızıyor. Önce Can'ı bindiriyoruz. Bilet kontrolü yapan görevliye-" motorun arızasını tamir ettirdiniz mi? Çocuğum kaldı gelirken denizin ortasıda "diye soruyorum elim belimde... problem yokmuş, arıza filan da sayılmazmış o kadarcık şey, merak etmeyelimmiş. Bir kıymetli oğlum o benim merak ederim.

Biz de kendi ferryboatumuza geliyoruz, yerleşiyoruz. Az sonra Can herkesi öpüp vedalaşarak kendi ferryboatuna dönüyor. 18.30 da önce Can'lar arkasından da biz hareketleniyoruz.

Önce çay, kahve içip sonra yayıla yayıla uyuklamaya çalışıyoruz. Tam rahat edemeyince de mecburen sohbete koyuluyoruz. Beyler bizden kaçıyorlar. 19.40'da Ayvalık limanına varıyoruz. Can ve Gülce buluşmuşlar, bize ve kendi evlerine zeytin, sakızlı kurabiye de almışlar, artık yola koyuluyorlarmış. Dikkatli gidin diye tembih ederek iyi yolculuklar diliyoruz.

Pili bitmiş Ünsal'ın şarj dönemi

Saat 20.20 de pasaport kontrolden geçip, son freeshop alımlarımızı da tamamlayarak Ayvalık sahiline ayak basıyoruz. Hemen limandaki restauranta Özhan önden gidip bakıyor. Büyük ekran tv ve etler, kebaplar, herşey varmış. Beyler hıyarca önden önden gidiyorlar. Biz de ellerimizdeki çantalar, bavullarla peşlerinden kaldırımlara,taşlara takıla yuvarlana gidiyoruz ki, bizimkiler büyük ekranın önüne kurulmuşlar GS-Gaziantep maçına dalmışlar, rakı bile söylemişler. Garson bize acıyor. Pilli Ünsal -" ben oturur, yerim abi, taşıyan taşır" diyor. Çorba, çoban salata güzel geliyor. Etler ise, ehhhhh, ama Mehtap etini yağsız, tatsız bulunca garsona kızıyor. Garson da yeni et getiriyor. Maç 1-0 bitiyor, beyler huzurlu, biz de memnunuz.

Maç seyreden kibarcıklar....

Yemeğimiz bitince iki taksi çağırıp peşpeşe otobüs terminaline gidiyoruz ve otobüsümüz saat 10.30 da hareket ediyor.

Özhan yine otobüse biner binmez ipad, kulaklık, iphone üçgeninde debelenip duruyor. Geri kalan herkes ise uyuyor. Ben arada bir Gülce ve Can ile mesajlaşıyorum. Nerdeler, nasıllar, uykuları geldi mi diye.

01.30 Susurluk da mola verince çay içip manasızca tost yiyoruz bir de papuç kadar. Mehtap hala etine söyleniyor -" doymadım ki abi ben, bennnn adama şu parçayı istiyorum, öyle yağlı bir parça. Ben bilmez miyim seçtiğim eti? Benim seçtiğim eti getirmedi ki" . Molada parmak sıkıştırmak filan yok, erkekler Deniz'i aralarına alıp tuvalete götürüyorlar. Yolculuğumuzun sonraki bölümünde Can'ın "ben eve vardım" mesajından sonra ben de güzelce uyuyorum ve saat 06.00 da Samandıra da iniyoruz. Öpüşüp, vedalaşıp ayrı ayrı taksilerle evelerimize dönüyoruz.

Pili, enerjisi bol, neşeli arkadaşlarımızla daha başka gezilerde tekrar sağlıkla bir arada olmayı içtenlikle diliyoruz.

Evde bizi her zamanki gibi Mikrop kedi karşılıyor. Mavvvk diyor.

Eh arkadaşlarım, ben resimler çektim, gezimizin hikayesini yazdım. Dikkatli okuyun, imtihan edeceğim. Nerelere gittik, ne yedik, ne içtik, nerelere gidemedik... Sınav soruları her yerden gelebilir. Ben hatırlamıyorum, ben yoktum geçerli cevap sayılmaz. Söylemedi demeyin, bir sonraki gezide zayıf alanları "hikayenin kötü karakteri" haline getiririm, söylemedi demeyin !!

Böyle hüzünlü gözlerle bizi beklemiş...

Eylül'2015 / Şebnem

Created By
Sebnem Celebiler
Appreciate

Made with Adobe Slate

Make your words and images move.

Get Slate

Report Abuse

If you feel that this video content violates the Adobe Terms of Use, you may report this content by filling out this quick form.

To report a Copyright Violation, please follow Section 17 in the Terms of Use.